Sokrates, ölüme mahkûm edildikten sonra, hapiste tutulurken flüt çalmayı öğreniyormuş. Mahkumlardan birisi ona “bu ne işine yarayacak ki bu saatten sonra” diye sorunca, “ölmeden önce flüt çalmayı öğrenmiş olmaya” demiş.
Emeklilik sonrası felsefe öğrenmeye kalkınca aklıma bu hikaye gelmişti. Bu blog başında da bu hikayeyi paylaşmak istedim.
Felsefeyi, felsefe bilmese de, öğretme yöntemleri konusunda 25 yıllık tecrübesi olan birinden öğrendim. Demem o ki, öğrenci de öğretmen de bendim. Bu süreç boyunca önemli bulduğum kimi konuları, felsefeye ilgi duyan kişilerle paylaşabilmek için küçük hacimli bir kaç kitap yazdım. Işte bu blog hem bu kitapları hem de önerebileceğim başka bazı kitapları tanıtabilmek amacıyla hazırlandı. Önce kendi kitaplarımı önsözleri yardımıyla sonra da diğer kitapları yaptığım alıntılarla tanıtmaya çalışacağım.




Logos, önsöz
İki bölümden oluşan bu çalışmanın birinci bölümü dört önemli kavram (Tanrı, zaman, özgür irade, benlik) üzerine bir inceleme olup “söyleşi” formunda kurgulanmıştır. Bu kurmaca metin, bir TV kanalında “Logos” adındaki bir programa davet edilmiş iki felsefe profesörü ve programın moderatörü arasında geçen bir söyleşiyi aktarmaktadır. Söyleşi diyaloglarla oluşturulmuş ve her bir oturumda kavramlardan biri ele alınmıştır.
Neden diyaloglardan oluşan bir metin tercih edildi diye sorarsanız, Platon hayranlığı diyebilirim. Ancak sadece bu değil elbette, diyaloğun zorlayıcı felsefi metinlerin anlaşılmasını kolaylaştırması bu tercihteki bir diğer önemli nedendir. Borges’e göre insanlığın en büyük keşfi diyalogdur. Nesilden nesile aktarılan bu kadim gelenek, eleştirel düşüncenin öncülüdür.
Şu da var: Platon’a göre okumak aynı zamanda yazmaktır. Okumak, yazmanın bir çeşididir. Şöyle ki, “her okur kendi ipliğini metne katıp metni yeniden dokumadan” metni gereği gibi okuyamaz, anlayamaz. Ve ben de Platon gibi okurun ipliğini en kolay bir şekilde metne katabileceği formun diyalog olduğunu düşünüyorum.
Bu bölümün (ve çalışmanın) başlığına gelirsek, “Logos”, Yunanca bir sözcük olup akıl, düşünce, söz anlamlarına gelir. Başlık olarak Logos’un seçilmesi, çalışmanın amacını belirtmek içindir; amaç, bazı temel kavram ve temalar üzerine ortaya atılmış kimi düşünceleri paylaşmak ve okurları bunlar üzerine düşünmeye davet etmektir.
İkinci bölümde ise, ilk bölümde işlenen temalara yenilerini ilave etmek için değişik bir yol izlenmiş ve bir “hupomnemata” kaleme alınmıştır. Hupomnemata, antik dönemde kullanılmış bir yazı türü olup çeşitli alıntılardan, hatırlatmalardan, yorumlardan, anekdotlardan oluşan kişisel not ve taslaklara verilen bir isimdir.
Foucault kendisiyle yapılan bir söyleşide hupomnemata’nın ne olduğunu şöyle açıklamıştır:
“Bunlar bir çeşit defter, hayata ilişkin defterler. Bu defterlere çeşitli alıntılar, yapıtlardan parçalar, tanıklık edilmiş kimi olaylar, aforizmalar, düşünceler ya da akıl yürütmeler yazılırdı. Bütün bunlar, okunan ya da düşünülen şeylerin elle tutulur bir belleğini oluşturuyor, böylece yeniden okunmayı ve üzerinde kafa yorulmayı bekleyen birikmiş bir hazine sunuyordu. Bunlar ayrıca, daha sistematik incelemelerin yazılması için hammadde işlevi görüyordu.” *
Bilinen en ünlü hupomnemata, Stoacı imparator Marcus Aurelius’un “Düşünceler” başlıklı kitabıdır. Wittgenstein’ın kitapları da kusursuz hupomnemata örnekleridir. Wittgenstein’a göre günümüzde felsefecinin görevi, pek çok durumda Zen felsefesindeki “koan”lara benzeyen ana fikre ulaşabilsinler diye, okurlara çeşitli imgeler, anekdotlar, kinik sorular, espriler, kısa diyalog ve alıntılar sunmaktır. Kierkegaard’ın kimi metinleri de hupomnemata olarak adlandırılabilir.
Çalışmanın ikinci bölümü işte bu türden hupomnemata örneklerine öykünerek hazırlanmış bir fragmanter metindir. Fragmanlar temalarına göre değil, sadece çağrışımlarına göre düzenlenmiştir.
Keyifli okumalar dilerim.
* Michel Foucault, Özne ve İktidar – Seçme Yazılar 2, Ayrıntı Yay., çev. I. Ergüden, O. Akınhay, 5. basım, 2016, s. 212-3.
Felsefi Terapi, önsöz
Ruhun asıl ilacı felsefedir. Böyle demiş Cicero. Hareket noktası bu söz olan bu çalışmanın amacı, felsefenin, hepimizin cebelleşmekte olduğu varoluşsal sorunların da ilacı olabileceğini göstermektir. Günümüzdeki analitik felsefe akımına göre artık felsefenin amacı eleştiri ve tedavidir; yapılması gereken şey, yanılsamaları ve anlamsızlıkları ortadan kaldırmaktır.
Çalışmanın birinci bölümü, bir felsefi terapistin terapi seansları üzerine kurgulanmıştır. Felsefi terapide, sorunlar kavramsal ve felsefi açıdan ele alınır ve filozofların bu sorunlara ilişkin yaklaşımları ve çözümlemeleri incelenir. Kişilerin, sorunlarını daha geniş, daha farklı bir perspektiften görmelerini sağlayan felsefi terapinin tıbbi yaklaşımları tamamlayıcı bir pratik olarak çok yararlı olduğu görülmüştür.
Felsefi terapide, terapist ve muhatabı arasındaki iletişim “Sokratik diyaloglar” vasıtasıyla kurulur. Ancak Sokratik diyaloglar Sokratik yöntemden farklıdır. Sokratik yöntem, kişilerin tutarsızlıklarını ortaya çıkarmaya çalışır. Sokratik diyaloglarda ise amaç, sohbet edercesine kimi derin konulara dalmak ve bunlar üzerine tefekkür ortamı yaratmaktır.
Hani bazı filmlerin başında filmin kurmaca olmadığını vurgulamak için “Yaşanmış olaylara dayanmaktadır.” yazısı çıkar ya, ben de bu önsözde “Okuyacağınız metin, terapi seanslarının teyp kayıtlarından hareketle hazırlanmış olup bu kayıtların tamamının değil, terapistin izin verdiği kadarının dökümü alınmıştır.” diyerek, bu kurmacayı kurmaca olmaktan biraz olsun çıkarmaya çalışacağım.
İkinci bölüm ise çalışmanın kapsamını sadece ilk bölümdeki sorunlarla sınırlamamak için ilave edilmiştir. Amaç, farklı pek çok konuda okura felsefi bir bakış açısı kazandırmaktır. Bu bölümün başlığını, başlangıçta “Hupomnemata” olarak tasarlamıştım. Hupomnemata, Yunanca bir terim olan “hypomnema”dan türetilmiş bir kelime. Hypomnema, çeşitli alıntılardan, hatırlatmalardan, yorumlardan, anekdotlardan oluşan kişisel not ve taslaklara verilen bir isim. Hupomnemata, bu bölüme çok uygun bir başlıktı ama dilimize oldukça yabancı olduğu için kullanamadım. Bu bölümün içeriğini iyi ifade ettiğini düşündüğüm için bu terimden kısaca bahsetmek istedim.
İkinci bölümde belli bir tematik sıralama olmadan, kimi felsefi konularda kimi düşünürlerin kimi görüşlerini alıntıladım, kimilerini de yorumlamaya çalıştım. Yorumun amacı, başlangıçta aşikâr (belirgin) olmayan bir anlamın örtüsünü kaldırmak, onu açık hale getirmektir. Alıntıları yorumlamaktan bahsettim ama unutmayalım ki alıntıların kendisi de bir yorumdur. Çünkü her metin aslında bir yorumdur. Birisi o metni yorumlamış olduğu için değil, metindeki her kavram, dil aracılığı ile çoktan yorumlanmış olduğu için. Bu yüzden bizler her zaman yorumlanmış olanı yorumlarız.
Denebilir ki bu bölüm sadece bir derleme, alıntılar derlemesi. Buna karşılık bende derim ki (aslında Julia Kristeva diyor ki), aslında her metin, örtük de olsa bir alıntılar derlemesidir. Her metnin her kelimesi sınırsız olarak başka metinlere göndermede bulunur. Kristeva bu durumu “metinler arasılık” terimiyle ifade eder. Kimileri kimi alıntıları kendi sözleriyle ifade edip metnine yedirir ancak bu çalışmada alıntılar açıkça belirtilip özgün haliyle verilmiştir.
Hem sonra “sunulamayanı sunumda vermek” diye bir şey vardır, farklı bir sunum ile daha önce yeterince anlaşılamamış – anlatılamamış kimi temalar daha açık kılınabilir. Ancak bu konuda Andre Green’in bir uyarısını da unutmamak gerekir: “Metnin daha anlaşılır hâle gelmiş olmasından duyulabilecek avuntu, gizeminden bir parça yitirmiş olmasını yeterince telâfi etmez.”
Hades’te Bir Gece, Önsöz:
Bu çalışma, kurmaca söyleşilerimin şimdilik sonuncusu. Bugüne kadar sırasıyla Nietzsche, Schopenhauer, Zizek ve Foucault ile söyleşiler kurguladım: Nietzsche ve Schopenhauer ile Küçük Bir Söyleşi (Sobil, Fihrist), Zaten Yoktular (Metis), Foucault ve Şeyler (Metis).
Bu son çalışmamda ise büyük bir filozof yer almıyor; kahramanımız sıradan bir fizikçi. Bu fizikçi bir gece kendisini “öteki dünya”da biriyle söyleşirken buluyor. Söyleştiği kişi, kendisini O’nun hizmetkarı olarak tanıtan gizemli biri. Bu ikili Tanrı, benlik, hiçlik, etik, özgürlük, zaman gibi kimi konularda bir güzel sohbet ediyor.
Bu çalışmamda da metafiziksel ve varoluşsal kimi temaları açıklığa kavuşturmayı amaçladım, bir farkla ki, bu çalışmada “parataksis” tekniğini yani kısa ve basit cümleleri tercih eden edebi tekniği daha fazla kullandım. Ayrıca, bu söyleşiyi felsefeye aşina olmayan okurların da kolayca takip edebilmesi için kıyıdan fazla uzaklaşmamaya da dikkat ettim.
Kahramanımızın söyleştiği gizemli şahsı, Nietzscheci anlamda bir “üst-insan” modeli olarak betimleyebilmek için, onun alıntıladığı bazı aforizma ve pasajları metne yedirdim yani bunları ona mâl ettim; fakat tüm alıntılar kaynakçada belirtilmiştir. Bu metnin önsözünde daha fazla bilgi vermek, spoiler vermek gibi olacak. Bu nedenle bu kadarla yetiniyorum. Önceki söyleşilerime gösterilen ilginin bu çalışmaya da gösterileceğini umarım.
Keyifli okumalar.
Felsefi Militanın Bir Günü, Önsöz:
Bu çalışma, bir akademisyenin sıradan bir gününü anlatıyor. Kitabın başlığına atıfla bir felsefi militanın. Bu tabir Alain Badiou’ya ait. Badiou “Fransız felsefi evresinin ta kendisini, onun programını ve onun en üst düzey amacını oluşturur” dediği hususları paylaşırken şu ifadeleri kullanır: “Felsefeyi, siyaset felsefesi üzerinden dolaylı yoldan değil, doğrudan siyasal arenaya yerleştirmek; ‘felsefi militan’ adını vereceğim kavramı icat etmek, felsefeyi kendi şimdisi ve varlığıyla militan bir pratik olarak kurmak: Sadece siyaset üzerine düşünmek yerine, gerçek bir siyasal müdahalede bulunmak…” Buna göre felsefeyi aktif bir eylem biçimi olarak benimseyen ve onu siyasal mücadele içinde somut bir pratik hâline getiren kişiyi “felsefi militan” olarak tanımlayabiliriz.
Çalışmada bir akademisyenin sıradan bir gününün beş farklı kesitinde yer alan kimi konuşmalara kulak misafiri oluyoruz. Aslında, neler konuşulduğundan çok nasıl konuşulduğu önem taşıyor bu çalışmada. Çünkü felsefi ve bilimsel temaları daha kolay anlaşılır ve aktarılır bir hâle getirebilmek amacıyla giriştiğimiz bir deneme bu. Deneme dedim ama bir edebiyat kategorisi anlamında değil; çaba veya arayış anlamında bir deneme. Bu amaç için en uygun formun “diyalog” olduğu düşüncesiyle, kitaptaki beş bölümden dördü bu formda kaleme alınmıştır. Son bölüm ise tek kişilik bir diyalogdur. Peki, neden diyalog? Her şeyden önce karmaşık konuları açık hâle getirmek diyalogla daha kolaydır. İkinci bir şahsın araya girerek sorular sorması, itirazlarda bulunması, açıklık talep etmesi bu amaca hizmet eder. Ayrıca sıkıcı olabilecek bir düzyazıya kıyasla, diyaloglar metne akıcılık kazandırır. Böylece okur, âdeta bir hikâye okurmuş gibi konunun içine çekilmiş olur.
Benim kurmaca diyalog türü çalışmalarıma esin kaynağı olan kitap Apostolos Doxiadis’in bir kitabıdır. Bu kitapta (Petros amca ve Goldbach sanısı) yazar, meslekten matematikçi olanların bile çok zor anlayabildiği bir konuyu ele alır: Gödel’in eksiklik teoremi. Kitapta bu konu kurmaca bir diyalog biçiminde işlenmiştir. Ve öyle güzel kurgulanmıştır ki bu diyalog, sonunda matematikçi olmayanların bile anlayabileceği bir metin ortaya çıkmıştır.
Metinde zaman ve mekân özellikle belirsiz tutulmuş ve şahıs ismi kullanılmamıştır. Böylece okurun dikkatini doğrudan metinde işlenen konulara yöneltmesi amaçlanmıştır. Metindeki diyalogların bazısı didaktik, bazısı da sohbet havasındadır. Diyaloglarda olabildiğince anlaşılır bir üslup kullanmaya dikkat edilmiş ve felsefeye âşina olmayan okurların da rahatlıkla okuyabileceği bir metin oluşturulmaya çalışılmıştır. Dileğim, okurların bu diyaloglara yalnızca kulak misafiri olmakla yetinmemesi, aynı zamanda onlara iştirak etmesidir.
Iyi okumalar.